Varlık, bilgi ve değerle, kısacası hayatın her alanıyla ilgili büyük soruları konu edinen felsefeyi yaratan şeyin merak, hayret ve şüphe olduğu kabul edilir. Söz gelimi ünlü Yunan filozofu Aristotales, felsefenin antik Yunanistan’daki doğuşunda, “Yunan toplumunun ulaştığı refah düzeyinin yanında, bireylerin duyduğu merak ve hayretin” etken olduğunu söylemiştir.

 a. Merak ve Hayret 
     İnsan, hemen herkesin kabul edeceği üzere, merak eden ve olup biten hemen her şeyi hayretle karşılayan bir varlıktır. Bunun en önemli nedeni ise insanın aşağıdaki ucunda hayvanın, yukarıdaki ucunda ise Tanrı’nın bulunduğu bir varlık cetvelinde, ortada bir yerde bulunmasıdır. Nietzsche’nin de söylediği gibi, “insan, hayvan ve Tanrı arasına gerilmiş bir iptir.” O, ne kadar ilgisiz ve meraksız olursa olsun, asla bir hayvan olamaz. Çünkü bir akıl ve irade varlığıdır.
      Aynı şekilde insan, anlama isteğiyle yanıp tutuşan biri olarak ne kadar meraklı olursa olsun, hiçbir zaman bir Tanrı da olamaz. Tanrı, maddi yanı bulunmayan bir yüce varlık olarak her şeyi bildiği için, O’nun doğallıkla merak edeceği bir şey de bulunmaz. Tanrı’dan aşağı olması, ne kadar yetkinleşirse yetkinleşsin bir Tanrı olamayacak olması olgusu, insanı âdeta bir cambaz gibi ipin üstüne çıkarır; hayatını, ipten düşmesini engelleyecek şekilde, merak ve hayretin eseri olan sorular yardımıyla anlamlandırmaya yöneltir.
     İnsan, Tanrı’nın aksine ölümlüdür veya felsefecilerin söyledikleri gibi, zaman ve mekânla sınırlı olan “sonlu bir varlık”tır. Fakat insan, hayvanlardan farklı olarak sınırlarının bilincinde olan yegâne varlıktır. İnsan öleceğini bilir ve sevdiklerinin de öleceklerini görür. O, kendisine kaygı veren bu durumu sorgulamaktan kaçınmaz.
    İnsanın bu özelliğini en iyi ifade edenlerden biri meşhur İngiliz filozofu Thomas Hobbes olmuştur. Nitekim Hobbes, “Gördüğü olayların sebeplerini araştırmak insanoğlunun doğasına özgüdür. Bazıları daha çok araştırır, bazıları daha az; ama herkes kendi iyi ya da kötü kaderinin sebeplerini araştıracak kadar meraklıdır.” diyordu.
b. Şüphe
    Gerçekten de çoğumuz ömrümüzün bir noktasında, felsefi soruları unuturuz. Bunun önemli nedenlerinden bir diğeri de şüphe etmekten vazgeçmemiz, dogmatik yanıtlarla yetinmemizdir. Şüphe, sunulan açıklamayla yetinmeme, var olan şeylerin olduklarından başka türlü olabileceklerini düşünme eğilimi olarak ortaya çıkar. O, merak ve hayret duygusunun tamamlayıcısı olan önemli bir faktördür. Şüphe, felsefi sorgulamayı harekete geçiren en temel güçtür.
   Şüphe eden insan, gerçekliğin göründüğü gibi olmayabileceğini, görünüşün gerisinde farklı nedenler olabileceğini düşünen insandır.Bununla birlikte şüphe ederek ve sorgulayarak yaşamak her zaman ve herkes için kolay olmaz. Bu yüzden insanların büyük bir çoğunluğu kendilerine açık iki alternatiften biri olarak, şüphe yerine rahat bir yaşamı seçerler. Gerçekten de Amerikalı ünlü dindar düşünür Ralph Waldo Emerson’un da söylediği gibi, ” Tanrı her zihne, kişinin gerçeklik ile rahat bir yaşam arasında kendi tercihini yapması için bir imkân sunar; bunlardan hangisini seçeceği insana kalmış bir şeydir. Ama o, ikisini birden asla seçemez.
 PLATON’UN MAĞARASI
    Hayatlarını hiçbir şeyden şüphe etmeden geçiren insanların durumunu düşünce tarihinde en açık şekilde anlatan düşünür meşhur “Mağara Benzetmesi”yle antik Yunan filozofu Platon’dur.
    Platon, bu benzetmesinde bizden yer altı mağarasında yaşayan birtakım insanlar düşünmemizi ister. Bu insanlar, dışarıdan en küçük bir ışığın girmediği bu büyük yer altı mağarasının en dibinde ellerinden, ayaklarından ve boyunlarından zincire vurulmuş olarak oturmaktadırlar. Bu yüzden yalnızca önlerindeki duvarı görebilmektedirler. Onların arkalarına uzun ve büyük bir perde çekilmiştir. Perdenin gerisinde ise birbirleriyle konuşarak koşuşturup duran insanlar bulunmaktadır. Bu koşuşturan insanların arkasında büyük bir ateş bulunduğu için onların gölgeleri duvara vurmaktadır. Zincire vurulmuş insanlar, perdeden duvara vuran gölgeleri gerçek sanmaktadırlar; aslında arkadan gelen insan seslerinin duvardaki gölgelerden geldiğini düşünürler. Onlar bütün hayatları boyunca görüp durdukları bu gölgelerin gerçek olmayabileceğinden en küçük bir şüphe duymazlar.
   Platon bu noktada bir teklifte bulunup, bizden bu kez “bu mahkûmlardan birinin prangalarından kurtarılarak, yüzünün geriye, ışık kaynağına çevrilmesinin sağlandığını” düşünmemizi ister. Eski mahkûm bu yeni duruma, muhtemeldir ki uyum sağlayacaktır; onun gözleri kamaşacak, hatta belki de kör olabilecektir. Platon’un yorumuna göre insanın alışkanlıklarını terk etmesi çok zor olduğu için, o eski yerine, zincirlerine dönmek isteyecektir.
Kaynak: Prof. Dr. Ahmet Cevizci, Felsefeye Giriş kitabı.
Umay Rana USTA

6 YORUMLAR

  1. Bir şey sormak istiyorum, peki biz insanın bir yaratıcı tarafından bile yaratıldığını bilmediğimiz için tanrının insan gibi ölümsüz olması olasığını şuan için düşünmek saçma değil mi? Ama varsayalım ki tanrı var buna bende inanıyorum (Ama tabiki böyle yetiştiğim ve yazınızda söylediğiniz gibi sınır çizgilerimi aşmak çok zor geldiği için kendimi böyle kandırıyorum.) ama ben kendi tanrımızın yani kendi yaratıcımızın biz olduğu ve ölümüde yeni bir başlangıç olarak varsayıyorum çünkü öldüğümüz zaman kendi yaratıcımıza yani asıl kişiliğimize, *ÖZ*ümüze ulaşacağımıza inanıyorum.

    • Vâr olan düşünce kalıbın tartışmaya açık bir konu. Öncelikle yazımda insanın Tanrı gibi ölümsüz olduğunu değil, tam tersine sonlu bir varlık olduğunu anlatmıştım. Bunun açıklamasını yaptığıma göre fikrine geri dönelim. Bahsettiğin şey bence bir hipotezin ilerisine gidemez. Çünkü ispatlanabilirlik açısından hiçbir kanıt yok, olması da günümüz teknolojisi için muhtemel değil. Ancak belki ileride bu bir hipotez olmaktan çıkar ve zamanla teoriye dönüşür, o zaman tekrardan felsefe ile bağdaştırıp sorgulayabilirsin. Tekrardan teşekkür ederim.

      • Evet haklısın ama bu durumda bizin tamrı diye nitelendirdiğimiz varlıkta bir hipotezden ibaret çünkü var olduğuna dair kanıtlarımız çok saçma kanıtlar ve bu kanıt olarak sayılmaz tanrı bir hipotezken o konu hakkında nasıl bir yasaymış gibi konuşabiliriz ki!?

  2. …” Bahsettiğin şey bence bir hipotezin ilerisine gidemez. Çünkü ispatlanabilirlik açısından hiçbir kanıt yok, olması da günümüz teknolojisi için muhtemel değil. Ancak belki ileride bu bir hipotez olmaktan çıkar ve zamanla teoriye dönüşür, o zaman tekrardan felsefe ile bağdaştırıp sorgulayabilirsin.”… yazmışsınız. Hipotezler doğrulanmak için vardır. Eğer ispatlanabilirlik açısından hiç bir kanıtı yok ise hipotez olamaz. Ayrıca bir hipotezin teoriye dönüşmesi gibi bir durum olmadığı gibi teori olursa felsefe ile bağdaşmasını beklemekte anlamsızdır. Kısaca akla gelen herhangi bir şey hipotez değildir, olsa olsa bir akıl yürütme olabilir. Bir konunun felsefi olmaması için de söylendiğinin aksine hiç bir şart yoktur. Örneğin “doğanın işleyişini matematik kullanarak açıklayabilirim” iddiası ne teoridir, ne de hipotezdir. Çünkü doğa işleyişi kavramı bir kabüldür. Bu iddia ancak felsefi bir görüş olabilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here