İlkin, okula yeni başlayan bir öğrencinin duyduğu heyecana benzer duygular içerisinde olduğumu belirtmek isterim. Her daim aklımdan geçirdiğim, “mum dibine ışık vermez” diye terennüm edilen “atasözü”ne nasıl karşı çıkabilirim düşüncesi ve zihnimdekilerin (hepimizin sınırlı bir ömrü olduğu gerçeğine dayanarak) benle birlikte yok olmaması adına ne yapabileceğime dair bir fırsat doğmuş bulunuyor. Bana bu şansı veren Sena Nur Yılmaz’a minnettarlığımın boyutları muazzamdır.

Hacmi çok daha büyük olabilecek bu girizgâhı daha fazla uzatmadan ilk yazımı satırlara dökmek istiyorum. Mensubu olduğum öğretmen camiasının, belki de özü gereği, içinde bulunduğu her toplumun bir nev’i minyatürü olduğu kanısındayım. Dolayısıyla haiz olduğumuz koşulların kaynağını nereden aldığına dair de gayet sağlam örnekler içeriyor fikrimce. Şöyle ki… Yıl 2015’ti,Harbiye (Hatay – Defne ilçesine bağlı bir semt)’de görev yapmaktaydım. Bir cengaver(!), ceza alan ve bunu iliklerine kadar da hak eden oğlunun “hesabını” sormak için okulu basıp (yanlış okumadınız) müdür yardımcımızı “mermi manyağı” yapmakla tehdit etmişti! Ancak en kötüsü sıradaydı. Olayı duyan sendikamızın iş yeri “temsilcisi” tam olarak şunu söyledi: “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” Yanlış anlaşılmasın, doğal bir duygu olan korku yüzünden birini yargılamak hâdsizlik olur. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki gereksinimlerden doğan korkular da (işinden olup aç kalmak gibi) kişinin çekingenlik duymasında pay sahibi olabilir. Fakat… Dünya tarihine bakacak olursak çığır açmaların bu minvalden cereyen etmediği görülmektedir. Yığınla emsâl bir kenara, sadece Michael Faraday yahut Antonio Gramsci’nin yaşamına baksak bile meramımı apaçık görmek mümkündür. Ayrıca, “ahval ve şerait”imizin müsebbipleri arasında tüm bu suya sabuna dokunmamalar da yok mudur?

İşimize geldiği gibi davranmanın bizi bir yere götürmediği herhalde artık aşikâr. Hiç unutmam, fi tarihinde bir kuzenimin eşi “meşhur” Kurtlar Vadisi dizisini neden izlediğini sorduğum vakit, söz konusu dizinin “gerçekleri” anlattığı şeklinde bir yanıt almıştım. Peki ortada bu denli olumsuz hakikatler varken onları nasıl sindirebildiğini sorduğumdaysa bu defa yanıtsız kaldım. Bir diğer hatıram da ilkokuldan: Bir gün Türkçe dersinde, kaburgaları sayılan “özgür” bir kurtla sahipli bir köpeğin diyaloğunu konu alan bir parça işlemiştik. Sınıfın tekmili birden aynı makineden çıkmışçasına: “Kurt haklı; çünkü özgür olmak daha güzel!” diye tutturmuş, bense ortaya çıkacak sonucu bile bile, hem de inadına köpek haklı demiş ve hatta bu görüşümü temellendirip altını gayet mantıklı cümlelerle doldurmuştum. Yıllar geçtikçe ahalinin “özgürlük”ten ne (kadar) anladığını çok daha net görebilmekteyim. Heyhaaaat! Sürüden olmak künefeden de tatlı! Ne gerek var düşüncenin mes’uliyeti altına girmenin zaar? Değişip gelişmek gibi “anarşist” eylemlerin köküne kibrit suyu!

Demem o ki feminizm iddiasında olan biri baskın kültürün eril dili frekansıyla konuşmamalı (bu kişinin kadın olması da zorunlu değil); demokrasiyi savunan bireyler de pratikte kendi içinde dahi hak ve özgürlükler konusunda tutarsızlık yaratacak eylemlerden kaçınmalıdır. Zaten herkes evinin önünü süpürürse ortaya çıkacak sonuç malûmdur. Bizlere ısrarla unutturulmaya çalışılan “aynaya bakmak” (dev aynası değil) fiili anımsanmalıdır artık! Benden olan iyidir diye feodal anlayışlara kapılmak hüsrandan başka şey getirmez. Hareket noktamız da köleliği bile bile “lâdeslemiş” birinin, asla ve asla özgürleşemeyeceği yahut özgürleştirilemeyeceği gerçeği olmalıdır.

Kapanışı Arthur Schopenhauer ile yapmak istiyorum. Her ne kadar kendisi bu sözleriyle topluma yönelik, edebiyat kanalından bir tenkitte bulunsa da değindiği nokta benim de üzerinde durduğuma dokunmaktadır diye düşünüyorum. Aynen şunları kaydeder: “Sırf bayağı kimselerin her gün piyasaya çıkan ve sinekler gibi her yıl katlanarak çoğalan yazılarını okumak uğruna, bu bütün zamanların ve ülkelerin en nadide, aynı zamanda soylu eserlerinin kapağını bile kaldırmaksızın yüzüstü bırakan halk tabakasının budalalığı ve huysuzluğu inanılacak gibi değildir!” Dolayısıyla, bizatihi zulüm pastasından şikayetçi olup fırsatını bulunca onu parmaklayanların zırlamaya da hakkı yoktur; gerçi bunun farkına varabilecek bilinçleri de eleştirdiği kesimlerinki gibi buharlaşmıştır! Yani o ünlü şarkıda nidalandığı gibi: “Masum değiliz hiçbirimiz!”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here