Görselde Şeyda İpek bulunmakta.

Herkese uzun zaman sonra röportaj kategorisinden merhaba! Bugün sizinle; hayatını bilime adayan, bugünün Türkiye’sinde kadınların bilimde öncülük etmesi üzerine çalışmaları bulunan ve fikirleriyle bize ışık olan bir bilim insanını paylaşacağız. Parçacık fiziği, bilimde kadın, Bilkent, parçacık fenomenolojisi ve daha fazlası için buyurun röportajımıza geçelim. Keyifli okumalar!

1)Öncelikle merhaba Şeyda Hocam. Hoş geldiniz. Bize kendinizden bahseder misiniz? Şeyda İpek kimdir?

Merhabalar. Ben California Üniversitesi’nin Irvine kampüsünde doktora sonrası araştırma görevlisi olarak yer alıyorum ayrıca şu anda teorik parçacık fiziği üzerine çalışmalar yapıyorum. Daha da geçmişe gidersek; Karabük’te doğdum ve Karabük Anadolu Lisesi’nde okudum. Bilkent Üniversitesi’nin fizik bölümünde lisansımı yaptım daha sonra Koç Üniversitesi’nde yüksek lisans ondan sonra da Amerika’ya doktoramı yapmak için Washington Üniversitesi Seattle kampüsüne geldim. Doktora konum parçacık fiziği üzerineydi. Bitince iki sene boyunca doktora sonrası araştırma görevlisi olarak Fermi National Accelerator Laboratory’de (Fermilab) çalıştım. Ardından Irvine’a geldim ve yine doktora sonrası araştırma görevlisi olarak görev yapmaktayım. İşte Şeyda İpek böyle bir insan. 🙂

2)Peki Fermilab’da çalışmak size neler kattı? Nasıl bir deneyimdi?

Orada çalışmayı şahsen çok sevdim. Kaldı ki orada çalışmayı da çok istiyordum. Pozisyonlara başvururken direkt olarak insanlarla iletişime geçmiştim işte sizinle birlikte çalışmayı çok istiyorum diye. Önceden belirttiğim gibi hep gitmek istediğim bir yerdi orası çünkü oradaki parçacık fiziği grubu özellikle teorik grubu gayet genç ve dinamik bir grup. Dolayısıyla beni çok etkilemişti. Ayrıca iyi ve kaliteli işler yaptıklarını biliyordum ama kişisel olarak da onlarla konuşmayı, muhabbet etmeyi çok seviyordum. Onun dışında ulusal laboratuvarların şöyle bir özelliği var: Fermilab, parçaçık fiziği odaklı bir laboratuvar. Proton çarpıştırıcıları, miyon deneyleri, nötrino deneyleri var. Dolayısıyla parçacık çarpıştırıcısı ve araştırma geliştirme laboratuvarları bulunmakta yani herkes parçacık fiziği çalışıyor. Böyle bir ortamda çalışmak güzeldi aslında çünkü herkes aynı konu üzerinde çalışıyor. Soru sormak isterseniz ya da bir problemi çözemediğinizde danışmak için herhangi birine gidebileceğiniz yüzlerce insan var neredeyse. Bir de bahsetmem gerekirse uluslararası laboratuvarlar genelde şehirden çok uzak,hiçbir şeyin olmadığı denilen yerlerde kurulu oluyor ve çok geniş bir alana sahipler. Bu kısım -şehirden bu denli uzak olmak- ilk başta bana biraz garip gelmişti. Onun dışında eğer Fermilab’daysanız dış dünyayla iletişime geçmenize pek gerek kalmıyor gibi aslında. Sadece parçacık fiziği yaparak hayatınızı sürdürebileceğiniz bir yer. Ben Chicago’da yaşıyordum en azından hafta sonu sosyalleşebileyim diye. Üniversiteyle karşılaştırdığımızda ise bu çok değişik bir hal alıyor. Üniversitelerde öğrenciler, profesörler, doktora görevlileri, başka bölümlerden insanlar var. Ama ulusal laboratuvarda direkt olarak spesifik fizikçilerle çalışıyorsunuz. Bu durum benim için biraz değişikti ama çok sevmiştim orayı.


Ortada hiç bilmediğim bir konu var ve ben onu öğrenmek istiyorum!

3)Bir diğer sorumuz ise parçacık fenomenolojisi nedir ve neden bu alanı seçtiniz?

Parçacık fenomenolojisini anlamak için öncelikle parçacık fiziği anlamak gerekiyor. Bu da temel parçacıkların etkileşimlerini inceleyen bir alan. Temel parçacıklar dediğimiz şey atomaltı parçacıklarını yani protonu oluşturan kuarkları,fotonları miyonları vs. birbiriyle olan etkileşimlerinin ne olduğunu inceleyen bir alandır. Bu temel parçacıkları ve etkileşimleri anlatan fizik kurallarına Standart Model deniliyor. Ben aslında Standart Model ötesi teorilerle çalışıyorum. Yani Standart Model’in dışında ne gibi şeyler olabildiği hakkında. Mesela Standart Model, karanlık maddenin ne olduğunu anlatamıyor. Ben de yine Standart Model’i de kapsayan daha geniş modellerin neler olduğu ve bu modellerle evrende anlayamadığımız konuları nasıl anlayabileceğimiz üzerine çalışıyorum. Bu fenomenoloji kısmı oradan geliyor aslında. Parçacık fenomenolojisi direkt soyut bir şekilde herhangi bir modeli yazmaktan ziyade daha çok ortada olan bir problemi anlatmak için yazılıyor. Bildiğiniz üzere fenomun kelime anlamı olay demek. Dolayısıyla bu konu oradan gelmekte. Benim çalıştığım diğer konu ise madde ve antimadde asimetrisi. Bunun dışında bazen parçacık fiziği deneylerinde anlayamadığımız sonuçlar ortaya çıkabiliyor doğal olarak. Örnek olarak şu an hadron çarpıştırıcısında elde edilen sonuçların bazıları Standart Model’den farklı bir şekilde gözlemlendiler. İşte bunların anlatılması olayı yani fenomenoloji buradan geliyor. Kısacası sorunu model haline getirmek. Ben bunu teorik olarak yapıyorum bu nedenle kendimi teorikçi olarak anıyorum. Benim işim ise verileri deneyci olarak hazırlamak yerine işin teorik kısmıyla uğraşmak.

Bu konuyu neden seçtiğimi dürüst olarak dile getirmem gerekirse aslında herhangi bir fikrim olmadan seçtim. Bilkent’te lisansımı yaparken parçacık fizikçisi yoktu dolayısıyla benim de çok bir fikrim yoktu. Ama bu konu benim için çok enteresan geliyordu aslında en büyük motivasyonum da oydu. Yani demek istediğim; ortada hiç bilmediğim bir konu var ve ben onu öğrenmek istiyorum. Tabii bunun yanında popüler bilim dergileri okuyordum parçacık fiziği hakkında, ama bu konudan hiçbir ders almamıştım. Doktoraya geldiğim zaman Seattle’da bir hoca vardı, aynı zamanda tez danışmanım olmuştu, o bana bir kitap verdi ve okuduktan sonra hoşuma gitti, beni heyecanlandırdı bu nedenle parçacık fiziğinde kaldım. Bu şimdi komik geliyor ama doktora sonrası böyle değil, kendi başınıza bir şeyler öğrenmek zorundasınız.

4)Bilkent size neler kattı?

Öncelikle Bilkent çok güzel bir yerdi, beni sahiden çok geliştirdi. Bence en güzel şeyi, bölüm bir kere küçüktü otuz kişi alınıyordu ve devam etmeyenler oluyordu ayrıca sınıflarımız genellikle yirmi kişi falan oluyordu. Yani bunda asıl demek istediğim profesörler sizinle birebir ilgilenebiliyordu. Şimdi daha çok anlıyorum ben de bunun değerini. Bir de Bilkent’e ben bursla girdim, ailemin maddi durumu çok iyi değildi. Dört çocuk okutuyorlardı ve bana maddi olarak çok destek çıkabilecek değillerdi. Bunu yanında Bilkent bursu harikaydı. Hem benim okul harcım karşılanıyordu, hem bize aylık harçlık veriliyordu, hem de yurt veriliyordu. Ailenden bir şey beklememek, o özgürlüğü yaşamak gerçekten güzel ve benim için çok önemli bir şeydi. Bu nedenle ben hep lise öğrencilerine Bilkent bursunun harika bir şey olduğunu ve gidebileceklerse mutlaka oraya gitmelerini anlatmaya çalışıyorum. Bazı vakıf üniversitelerinde belli durumlar çerçevesinde burs kesilebiliyor ama Bilkent’te böyle bir şey yoktu. Bunun güvencesi de ayrı bir şey. Onun dışında, Ankara’nın soğuğuna rağmen orada olmak güzeldi. Ayrıca Karabük benim büyüdüğüm zamana göre daha çok gelişti, daha çok kaynaştı, gelişti. Ben büyürken çok küçük bir şehirdi. Çarşısı, dükkanı çok olan bir yer değildi. Dolayısıyla Ankara’ya gittiğimde bir nevi sudan çıkmış balık gibi oldum. Ben lisedeyken çay bahçesi vs. vardı şimdi iste her yer cafe, her yer öğrenci dolmuş. Bilkent’e yeni gittiğimde arkadaşlarla okulun karşısındaki alışveriş merkezine gitmiştik. Onlar, ”Hadi Starbucks’tan bir kahve alalım.” dediler. Ben Starbucks nedir bilmiyorum o zamanlar. Bildiğim kahveler bir tek Nescafe ve Türk kahvesi. Orada çok utanmıştım, bunu çok net hatırlıyorum. Evet küçük şehirden büyük şehre geçiş biraz zor. Ayrıca büyük bir şehirde üniversiteye gitmek güzel bir deneyimdi, ihtiyacım olan şeydi aslında.

”En önemli nokta: Sabır.”

5)Sizce bir bilim insanında olması gereken karakter tipleri nelerdir?Kadın bilim insanları karşılaştıkları ayrımcılığa karşı nasıl baş göstermeliler?

Genel olarak insanların kafasında The Big Bang Theory dizisinde bize gösterildiği gibi: bir bilim insanı sadece bilimle ilgilenir, sosyal yaşantısı yoktur diye bir algı var. Bu tamamen yanlış bir düşünce. Bence en önemlisi ve bir bilim insanında gördüğüm en büyük özellik merak. Küçücük bir şeyi bile öğrenmekten mutluluk duymak. Bu merakın sönmemesi hem kendimde, hem iş arkadaşlarımda gözlemlediğim bir olay aslında. Bu merak duygusu aslında çocukluktan başlıyor, liseye gelindiğinde hala sönmemişse ve giderek artmaya devam ediyorsa bu duygu sizi bilime doğru götürür. Bir de bilim dediğimizde doktora/doktora sonrası gibi alanlara odaklanıyoruz ya da bunlar aklımıza geliyor ama yine de insan bir şeyi öğrenmekten mutlu oluyor. Tabii pes etmemek, kendine güvenle inatçılığın kesiştiği bir şey. Örnek olarak: ben deneyci değilim ama arkadaşlarımdan gördüğüm kadarıyla bir deney üst üste onlarca kez çalışmayabilir. İşte buradaki en önemli nokta buna ne kadar sabredebildiğimiz. Eğer çok karamsar ve pes eden biriysen akademide kalmak çok zor sahiden. Mesela, üzerinde neredeyse bir sene boyunca çalıştığımız bir çalışmayı, istediğimiz sonuç çıkmadığı için çöpe attık.

Bilimde kadına baktığımızda ise, bu ayrımcılık sadece bilimde olan değil maalesef, toplumda ve her konuda olan bir ayrımcılıktan bahsediyorum. Kadınların bir de şöyle bir dezavantajı var: her kadının bir ortamda erkeklerden en az iki kat fazla çalışması gerekiyor. Bunu söylemek gerçekten çok kötü ama kendini gösterebilmesi, ciddiye alınması için kadınların daha çok çalışması, daha çok makale yazması, daha çok atıf alması, daha çok ders vermesi gerekiyor. Bir erkekle aynı maaşı alabilmek için bile bunları yapmalı. Kadınlara tabii ki de daha çok çalışın birileri sizi görecek diye bir şey demiyorum kaldı ki bu olayı, şu anki gerçeği sesimizi yükseltip değiştirmemiz lazım. Bazen bana yaşça büyük hocalarım: ”Göm kafanı, çalış. Seni ancak öyle fark ederler.” diye öğüt vermeye çalışıyorlar. Ben bunu demek istemiyorum kadınlara. Bu çok büyük bir haksızlık zaten. Sistemi değiştirmek evet çok zor ama bunu yapmamız lazım, değiştirmemiz lazım bu düzeni. Ben bir kadına iki kat daha fazla çalış demek istemiyorum çünkü kadının bütün işleri üzerine evde de çalışıyorlar. Bence asıl bir şey söylenmesi gereken erkekler aslında. Onların bu konu hakkında daha çok dikkatli olması gerekiyor. ”Benim yaptığım bir hareket, bir kadını nasıl etkiliyor?” diye kendilerine sormalılar. Mesela bazı hocalar bir konuşmaya davet edildiklerinde, ”Kaç tane kadın davet edildi?” diye soruyorlar. Bunun nedeni; bazı konferanslar var ki, tek bir kadın bile yok. Bu konuyu erkeklerin kendilerine sorması gerek. ”Bizler kadınları dışlıyor muyuz?”. Hiç bir cevap bulamıyorlarsa bile kadınlara sorsunlar. Ayrıca eklemem gerekirse böyle düşünen erkek sayısı çok az, bunu daha fazla alana yaymalıyız.

1)Bize biraz Joseph  H. Weis Anma Günü’nde aldığınız Fiziğe Bağlılık Ödülü’nü açıklar mısınız?

Öncelikle Joseph Weis, Washington Üniversitesi’nde bir hocaydı, daha sonra vefat etti. Bu ödül de onu anmak için oluşan bir şey. Ödülden bahsedersek; ödülü alan kişi, fiziğe olan katkılarından dolayı buna sahip olabiliyor. Ben ise o zamanlar doktora öğrencisi senatosunda  fizik senatörüydüm. Ayrıca fizik alanında doktora öğrencilerinin kurduğu bir kulübe üyeydim. Kulüpte aktif olarak konuşmacı ayarlıyordum.  Bu ödül de bana fiziğe olan katkılarımdan dolayı verildi.

   2) Bilim Kadınları oluşumundan bahseder misiniz?İşleyiş nasıl ilerliyor?

Bilim Kadınları, ben aralarına katılmadan birkaç sene önce kurulmuş bir platform. Onları tanımadan önce ben de böyle bir Twitter sayfası  tarzı bir şeyler düşünüyordum. Daha sonra kendileriyle iletişime geçtik ve ortaya böyle bir şey çıktı.  İşleyişine gelirsek; şu anda dört kişi yürütüyoruz  grubu. Hepimiz bilim insanıyız: üç kadın bir erkek.  Önce Google Forms’ta bir liste açtık. Daha sonra herkesi davet ettik, daha sonra kendiniz girip listeye isminizi, çalıştığınız üniversiteyi ve varsa internet adresinizi yazıyorsunuz.  Bizler ise daha sonra o listeden rastgele isimler seçip onlardan bahsetmek için CV’lerini bize göndermeleri amaçlı e-mail atıyoruz. Şimdilik sadece Türkçe konuşan kadınlarla iletişime geçiyoruz çünkü onları Türkçe konuşan insanlara anlatmak istiyoruz yani bu bölgede yaygınlaştırmak hedefimiz.

    3)Dünyada ve Türkiye’de sizce kadının yeri nerededir?

Geçtiğimiz yüzyıllardan itibaren kadının yeri çok değişti. Avrupa ve Amerika’da  1960’lara kadar  bir çok üniversitede kadınlar istenmiyordu. Buna rağmen birçok kadın bilim insanı tanıyoruz: Marie Curie, Ada Lovelas, Mrs. Herschel, Hypatia..  Büyük ihtimalle daha birçok kadın bilim insanı vardı ama biz bilmiyoruz, peki  neden? Çünkü erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz ve kayboluyorlar.  20. Yüzyıla doğru kadınların bilimde olması daha yumuşak karşılanmaya başlıyor. Ama o zaman bile kadınların yaptıkları işler küçük karşılanıyor. Örneğin ilk bilgisayar yazılımcıları kadınlar. O zamanlar yazılımcılara sekreter gözüyle bakıyorlarmış. Erkekler bu alanda egemen oldukları zaman yavaş yavaş büyük bir ünvan durumuna geliyor. Bunun dışında elbette kadın oranı her yerde artmaya başlıyor. Örneğin Amerika’nın 1910 yıllarında fizik bölümünün doktora alanında kadın oranı %10 civarıyken şu anda %25 civarında. Her ne kadar doktora alanında kadın sayısı fazla olsa bile iş profesörlük kısmına gelince birden azalmaya başlıyor. Artık bu azalmayı ve kadınların önündeki bu engelleri sorgulamamız lazım. Evet bir çok kuruluşun şu anda kız çocuklarını vs. bilime yönlendirmek amaçlı kampanyaları var. Kadınlar bilime yeterince ilgi duyuyor ama bilim insanı olma konusunda neden hala önünde engeller var, bu engelleri nasıl yıkabiliriz?  Bence bu konu hakkında da kampanya yürütülmeli. Ayrıca şu anda sormamız gereken en büyük soru da bunun olduğunu düşünüyorum.

4) Son olarak: bize bir kitap ve bir film önerir misiniz?

Kitap olarak benim hayranı olduğum İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nı önermek istiyorum. Film olarak Star Games ve Legally Blonde’u çok severim.

Bu röportajı, değerli vaktini ayırıp bize sağladığı için Şeyda İpek’e, okuduğunuz için de sizlere çok teşekkür ederiz. Umuyoruz ki hepimiz için yararlı olmuştur. Bir sonraki röportajda görüşmek üzere! Bilim ve sanat hep sizinle olsun!

Röportajı yapan yazarlarımız ve iletişim adresleri:

Sara Jiyan Sürer: surersara@gmail.com

Sena Nur Yılmaz: senaanuryilmaz@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here