Yazımın ikinci ve son kısmında ana gövdeye geçmeden önce ülkemiz politikalarına bir buçuk asrı aşkındır egemen olan meşhur “denge politikası”na azıcık ucundan değinmek istiyorum. “Dış mihrak”lar arası sürtüşmeler biz gibi gariban ülkelerin her coğrafyada işine gelmiştir; ancak söz konusu Küçük Asya olunca olayın boyutunun bir hayli katmerlendiğini düşünüyorum. Kökleri II. Abdülhamit’e, hatta belki de öncesine uzanan bu siyasetin Osmanlı İmparatorluğu’nun bitkisel hayatını uzattığı bir gerçektir. Cumhuriyet hükûmetleri dönemindeyse daha ilginç örneklere rastlamaktayız. Gidinin anti-komünisti Adnân Menderes, iktidarının son yıllarında ABD’yle münasebetler limoni hale gelince çareyi dönemin diğer süper gücü Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmakta görmüştür (lâkin ömrü vefa etmemiştir). İsmet İnönü, 60’lı yıllarda gittikçe tırmanan Kıbrıs sorununu çözmek için askerî seçenekleri değerlendirirken dönemin ABD Başkanı Lyndon Baines Johnson, Başbakan İsmet Paşa’ya diplomatik etiği alaşağı eden gözdağı içerikli bir üslupla yazılmış mektup üzerine İnönü, Batı eksenli çizgiyi değiştirme imasında bulunarak “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyada yerini bulur!” restini çekmiştir. Keza Süleyman Demirel de 70’li yıllardaki Milliyetçi Cephe hükûmetleriyle içeride A’dan Z’ye tüm sol siyaset ve fikirleri ezmeye var gücüyle çalışırken Sovyetler Birliği’nin üst düzey yetkililerinden Kosigin ile ikili anlaşmalar yapmaktan geri durmamış; hatta (az sonra okuyacaklarınıza inanamayabilirsiniz) Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra Türkiye’ye uygulanan silah ambargosunun kaldırılmaması gerekçesiyle 1975’te Adana – İncirlik üssünü ABD’ye kapatmıştır. Yazımızın konusu Ecevit ise başta belirttiğim Amerikan bursuyla okumasına rağmen ABD’yle yıldızı daha ilk başbakanlık döneminden itibaren barışmayan politikalar (Kıbrıs ve haşhaş ekiminin serbest bırakılması gibi) gütmüştür. Bilhassa, Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra Batı’nın bitmek tükenmek bilmeyen baskıları artık birer tehdit halini alınca, “Bizi bu kadar zorlamayın; yoksa ‘duvar’ın (Berlin Duvarı) diğer yanına geçeriz diyerek Sosyalist Kamp’a yaklaşma mesajı vermiştir. Haddizatında, Ecevit’i azıcık da olsa Mısır’ın eski devlet başkanlarından Cemal Abdülnasır’a ve eski Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti lideri Mareşal Josip Broz Tito’ya da benzetmek olanaklıdır.


Tam da buradan ilk yazıyı bıraktığımız yerden devam edelim. Aslında başlığı özenle seçtiğimi vurgulamam gerekiyor. Merhum Başbakan’ı iki yönüyle ele almak zaruridir; zira bir literatür taraması yapılınca kendisi ya göklere çıkarılmakta ya da yerden yere vurulmaktadır. Bana göre devlet adamlarımız arasında şaibeli olmayan, olsa bile asgarî düzeyde olanlar arasındadır. Zaten ilk yazıyı kapatırken bahsettiğim karanlık olaylar cereyan ettiğinde Ecevit’in hükûmet reisi mevkiinde bulunduğunu hatırlatmam onun doğrudan kabahatli olduğunu ima etmek istediğimden değildi. Ancak bilindik anlamda bir demokrasiden bahsediyorsak sorumlu olanlar olaya dahli olsun olmasın mes’uliyeti üzerlerine almaktan imtina etmemektedirler. Ecevit’in istifalarınınsa bu nedenlerle olmadığının altını bir kez daha çizmek gerekmektedir. İktidara gelmekle yönetebilmek arsında da ciddi farklar olduğunun ayırdına da varılmalıdır. Tüm içi ve dış mekanizmalarıyla anti-komünist yapıya bürünmüş bir ülkede en “ılımlı” sol cenaha bile, hele hele Soğuk Savaş’ın kalbinde, hoşgörü beklenebilecek bir şey değildi. Nitekim Ecevit’in bizatihi kendisi bile, özellikle ana muhalefet lideri olduğu dönemlerde muhtelif zamanlar suikast girişimleriyle yüz yüze gelmiştir. Söz konusu teşebbüslerin en çok dikkat çekici olan birisi Temmuz 1976’da New York’taki bir otelde, diğeriyse Mayıs 1977’de İzmir – Çiğli Havalimanı’nda vuku bulanıdır. Hatta Çiğli’deki suikast “zehirli mermi” ateşleyebilen Amerikan yapımı bir tabancayla gerçekleştirilmiştir. Bunu 20 yıl sonra başbakan olduğu 1999 – 2002 periyodunun sonlarında (Ecevit’in siyasî yaşamının da sonudur) da yaşadığı iddia edilmiştir ki olayda yine ABD’nin parmağı olduğu düşünülmüştür. Başbakan’ın sağlığının kasten bozulduğuna dair savların o dönem manşetlerden inmediğini çok net hatırlamaktayım; çünkü Ecevit, Mart 2003’te Irak operasyonunu destelemiyordu. “Karaoğlan”ın böylesi sıra dışı tavırlarının da hatırlardan çıkmaması gerektiği fikrini taşımaktayım. Ayrıca, kurulu düzen ve oligarşik yapıyla çatışan her kim, hangi toprak parçası ve kademede olursa olsun benzer veya aynı yollardan geçmektedir. Örnek mi? Aklıma ilk gelenler: Jül Sezar, II. (Genç) Osman, John Fitzgerald Kennedy…
1979 yılı ülke için de Ecevit için de son derece kötü geçmişti. Başta “stokçu ve karaborsacı” TÜSİAD olmak üzere sermaye sınıfının, başbakanken yaşanan katliamlardan sorumlu tutulması ve “Kimseye diyet borcum yok!” deyip kendisine bugünden bakıldığında akıl sır ermeyecek ölçülerde payanda olan başta DİSK, TKP (Türkiye Komünist Partisi), DEV – YOL gibi sol – sosyalist kesimlerle köprüleri atmasından ötürü demokrat çevrelerin bolca tenkidine maruz kalmaktaydı. En sonunda, Aralık 1978’deki Maraş katliamından sonra 13 ilde ilan edilen sıkıyönetim altındaki kentlerden biri olan İstanbul’daki 1 Mayıs günü sokağa çıkma yasağını delen Behice Boran öncülüğündeki Türkiye İşçi Partililerin Taksim’e çıkma girişimleri sonucu derdest edilip bir otobüse doluşturularak fena halde tartaklanmaları bir nev’i bardağı taşıran son damla olmuştu. Benim de yazının başından beri dikkat çekmek istediğim nokta bu oldu. Özünde demokrat ve dürüst (ki bu niteliğinin hakkını vermek hakikaten gerekli) olarak bilinen Ecevit’in icraatlarının ceremesini büyük oranlarda çeken çoğunlukla kendisini hem de yürekten destekleyen kitleler olmuştur. Son tahlilde Ecevit’in Bülent değil Ecevit tarafı ağır basmış, mavi yerine devletin koyu renkli gömleğini giymiştir.
12 Eylül’den sonra o zamanın bilinen siyasetçilerinin aksine direnişi seçen Ecevit, iki dergi çıkarmış ve aralıklarla hapis de yatmıştır. 1987’deki halkoylamasıyla siyasi yasağı kalkan liderler arasında olan Ecevit, zaten o zaman kapalı olan CHP’yi diriltmek veya ardılı olan SHP (Sosyal Demokrat Halkçı Parti)’ye girmeyip Demokratik Sol Parti (DSP)’yi kurmuştur. O günden sonra da özellikle 1984 ve sonrasında gündemden hiç düşmeyen Kürt Sorunu karşısında (ki bana göre düzen içi solun zayıf karnı ve turnusol kâğıdıdır) müesses nizamın sınırları dışına çıkmayan bir retorik tutturarak “sol” partilerin tüm birleşme çağrılarına da kulak tıkamıştır. 90’lı yıllarda eski “hasmı” Demirel’in cumhurbaşkanlığının önünü açıp sağ partilerle koalisyon kurmak gibi eski çizgisinden uzak politikalar sergileyerek Karaoğlan imajından bir hayli farklı eylemlere imza atmıştır. Son başbakanlığı döneminde 19 Aralık 2000’deki “Hayata Dönüş” Operasyonu gibi hadiseler meydana gelmiştir. Hatta “IMF’nin taleplerini karşılayabilmemiz için cezaevlerini susturmamız gerekiyordu.” dediği bile söylenegelir. Bana göre, emeklilik yaşında ANASOL – M hükûmeti (Anavatan Partisi, Demokratik Sol Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin ortakları olduğu, 1999 – 2002 yılları arasında işbaşında olan hükûmet) eliyle yapılan “rotüş”ü de bunlardan ayrı tutmanın işimize yararlık açısından kullanışlı olmadığının üzerinde durmak da gereklidir.
Bu kurşun gibi ağır konunun son paragrafını satırlara dökerken toplumsal ve düşünsel yapımızın defolarının nasıl da yaldızlarının döküldüğünü, dökülmekle kalmayıp sosyal trajedilere de neden olduğunu anlatmaya çalışmanın asıl maksadım olduğunu belirtmem gerektiğini düşünüyorum. Vitrindeki figürleri bir anda sevip bir anda da hallaç pamuğu gibi atmak pek sık rastlanan Orta Doğulu davranışlarından biridir. Tabiri caizse tarih öncesinden beri mezalime uğramış bu toprakların halkları, en ufak güler yüzlü mizaca nasıl da taparcasına tutulduğunu uzun anlatmaya hacet olduğunu sanmıyorum. Mevzu basitçe, tam anlamıyla olmasa da şuna benziyor kanaatimce: Hani dâhilî tasarrufları malûm olan Çin, İran, Rusya gibi ülkelere hariçte sırf ABD karşıtı oldukları için sempati beslemek… Tarihî süreçler boyunca mantıksal ve felsefik ölçülerimizin gelişme aşamaları sık sık akamete uğradığı için bu durum pek de olağan dışı sayılamaz. Yüzyıllar boyu monarşilerle yönetilen halklar tepeden inme yöntemlerle güya demokrasiye kavuşunca demokrasiyi kalıcı kılacak özgür iradeye de simultane olarak kavuşmaz. Bunun evrimsel bir süreç olduğunu ve kurtarıcı beklemek yerine kendi aklımız ve zihnimizin armut toplamaması gerektiğini unutmamalıyız. “Benden olan doğrudur” ve “Kimse yoğurdum ekşi demez” temelli yaşam biçimleri, yozlaşmaya duble yol döşediği görülerek terk edilmelidir. Özümüze işlemiş nahoş dinamiklerden birine de severek takip ettiğim bir Youtube kanalının yöneticisine ait videoların birinden çekip çıkardığım şu alıntıyla açıklık getireyim: “Ülkemiz insanının mutluluk sırrını çözdüm, HAFIZASIZLIK”! At gözlüğüyle hayata baktığını düşündüklerimizle yeri geldiğinde aynı söylem ve eylem çizgisine girdiğimizin ayırdına varmanın sizce de artık zamanı geldi; hattâ benim gibi düşünenlere göre çoktan geçmedi mi bile?


Kaynakça: Vikipedi; “Şair Başbakan” Belgeseli (Can DÜNDAR); 12 Eylül Belgeseli (Mehmet Ali BİRAND); Ünsal ÜNLÜ (Youtube)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here