Yapay Zekâ ve Kurtarıcı Rolü

 Bir yazıya başlarken o yazının konusunu, sınırlarını hafiften çıtlatmak çok yararlı oluyor. Okuyucunun büyük beklentilere kapılmamasını sağlıyor kanımca. Bu da okuyucudan alınan geri dönütlerde, mütevazı bir yazıya karşılık mütevazı beklentiler ve mütevazı yorumlar oluyor. Bu söylediğim benim birkaç yazımdan aldığım yorumlardan elde ettiğim deneyimimdir. İşte yazının konusuyla, izah etmeye çalıştığım meselenin ortak kümesi de burada başlıyor: Öğrenme biçimimiz!

 İnsanın öğrenme sürecinde büyük bir taklit içerisinde olduğu, modern bilimin ortaya koyduğu temel verilerden bir tanesi. Bu taklit işlemine, kişinin kendi deneyimini gözlemlemesi, başka birisinin eylemini gözlemlemesi ve bunun üzerine düşünmesi reaksiyonu diyebiliriz. Öğrenme örnekleri içerisinde klişe hale gelen “ateşin yaktığını deneyimlemek ve ona bir daha dokunmamak” da böyle bir şey. İnsan bir eylemde bulunur, eylemin sonuçları üzerine düşünür, değerlendirme yapar.

 Ünlü filozof Kant’ın da merkezine aldığı, öğrenmek/bilmek için sadece duyum verilerinin yetmediği, buna ek olarak duyum verilerinin zihin süzgecinden geçmesi gerektiği fikri; insanın öğrenmesi, bilmesi konusunda bize bir yol haritası çiziyor. Yapay zekâ çalışmalarında da bu temel noktadan hareket ediliyor. Çalışmalarda bebeklerin nasıl öğrendiği incelenip, yapay zekânın öğrenme işleminde de bu uygulanmaya çalışılıyor. Anlayacağınız insanın öğrenme süreci bir kâğıda aktarıldığında öğrenmenin kendisi şematik, şabloncu bir şekilde gerçekleşiyor. Bu işin karmaşıklığı ise bilinçaltı gibi öğelerin devreye girmesiyle başlıyor. Görünen o ki insanoğlu ‘nasıl öğreniyoruz’ sorusuna tam bir karşılık veremeden; zekânın, bilincin ne olduğu konusunda ortaklaşamadan bir üst basamağa çıkmak, kendisi gibi bilinçli başka varlıklar yetiştirme evresine geçmek istiyor.

 Bu elbette ki çok doğal bir istek. Var olan yaşam koşullarını ve ihtiyaçları bekletmek gibi bir lüksü yok insanlığın. ‘Bir ihtiyaç ya da sorun varsa bir şekilde çözüm bulunmalı’ bizlerin çok temel bir mantığı anlayacağınız üzere. Misalen buharlı makinelere geçişte bu yeni makinelerin nelere yol açabileceği önceden kestirilemiyordu fakat geçiş gerçekleşti. İhtiyaca karşılık vermesi, işleri kolaylaştırması, üretimi arttırması bu geçişi ‘mecburi’ hale getiriyordu.

 Buharlı makinelere geçiş gibi birçok örnekte görüyoruz ki ihtiyaçlarımızı karşılamak için teknolojik bir atılımın arifesinde olmak hatta bu atılımı yapmak insanlık tarihinde ilk kez ortaya çıkan bir şey değil. Belki buluşlar ve icatlar anlamıyla bir ilk olacak ancak insanın ihtiyacına cevap üretme isteğinin ne ilki ne de sonu olacak…

 Yazının giriş kısmını arkamızda bırakırken yapay zekânın ne olduğundan, ne gibi tartışmalara yol açtığından, tartışmaların nerelerden çıktığından, bizler için öneminden ve biraz da tarihçesinden bahsetmek istiyorum.

 1950 yılında ünlü matematikçi ve kriptolog Alan Turing, Bilişim Makineleri ve Zekâ çalışmasında Turing Testi’ni ortaya attı. Kabaca birisi robot olmak üzere, iki kişinin mesajlaşması, üçüncü bir gözlemci tarafından izleniyor. Gözlemci hangisinin robot olduğunu tahmin etmeye çalışıyor. Mesajlaşan robot izleyici kurulunun %30’unu yanıltırsa testi geçmiş sayılıyor.

1956 yılında Dartmouth Konferans’ında yapay zeka çalışmaları başladı. Yapay zeka terimi de ilk olarak burada kullanıldı.

1984 yılında Terminatör filmi yayınlandı. Skynet isimli yapay zeka dünyayı tehdit eder biçimde betimlendi.

1997 yılında Deep Blue adındaki bilgisayar, dünya satranç şampiyonu olan Gary Kasparov’u yendi.

2011 yılında Watson adındaki bilgisayar, Jeopardy ismindeki oyunda, oyunun iki büyük şampiyonunu mağlup etti.

2012 yılında Google birçok bilgisayarı yan yana getirerek, bunların kedileri diğer canlılardan ayırt etmelerini videolar izleterek öğretti.

 Birkaç maddeyle kısıtlı bu tarihçe, yapay zeka alanındaki çalışmaların hızla ilerlediğini bize gösteriyor. Çalışmaların bu derece hızlı ilerlemesi ve bunca kaynak aktarılmasının sebeplerinden bir tanesi insan eliyle, insan gibi düşünebilen, bilinç sahibi olan cansız bir varlık yaratmak. Gerçi bu varlık insandaki gibi bilinç kazanıp, hissetmeye başladıktan sonra buna cansız mı yoksa canlı mı diyeceğimiz hala bir tartışma ve bilimkurgu konusu.

 Gerçekleştirilen çalışmalarda dikkat çeken şeylerden bir tanesi yapay zekânın insanın işini kolaylaştıracak olması. Bana kalırsa, kol gücü gerektiren birçok işte de insanın iş yapabilmesini çokça kolaylaştıracaktır. Tamamıyla kendi kendisine üretim yapabilen, kendini tamir edebilen bu makineler neredeyse sınırsız bir gücü ve insanın yorulmadan iş yapabilmesini vaat ediyor. Yapay zekâ fikri birçoğumuzun hayatına Terminatör gibi kontrolden çıkmış makineler betimlemeleriyle girdiyse de, umacılık yapmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Üstelik kontrolünü kaybedeceğimiz ölçüde gelişmiş yapay zekâya ulaşmamıza da daha çok var gibi duruyor.

 Yapay zekanın olumlu vaatlerinin yanında bir de geleceğimizi kötü etkileyeceğini öne süren fikirler var. 2017 yılında Future of Life Institute tarafından yapay zekâ üzerine, ilgi çekici bir konferans düzenlenmişti. Bir filozof olan David Chalmers yapay zeka konusunda endişelerini burada dile getirdi: “…Benim için, gelecekte büyük bir yıkım yaşama olasılığını yükselten şey, yapay genel zekâyı tamamen bilinçten yoksun bir insan veya süper insan seviyesinde yaratmamız ve tüm dünyanın bu yapay genel zekâ formu tarafından idare edilmesidir. Bu dünya, üstün bir bilgi ve zekâ potansiyeline sahip olabilir, ama bilinçten ve öznel deneyimden yoksun bir dünya olur…” dedi. Yapay zeka birçok insan için önemli derecede olumluyken, birçok insan için de geleceğimize dair büyük bir tehlike içeriyor. Bizlere yararlı mı yoksa zararlı mı olacağı başlığı ise hâla bir tartışma konusu olmaya devam ediyor.

 Şimdi de yazının küçük de olsa bir bakış sunmak istediği kısma geçelim. Yapay zeka fikri endüstriye uygulanma isteğiyle beraber bizlere insan emeğine neredeyse ihtiyaç kalmayacağını söylüyor. Bunun sonucunda da dünya üzerindeki gelir adaletsizliğini, kötü yaşam ve iş koşullarını bitirmeyi hedefliyor. Bu düşünce insanlarda öylesine büyüdü ki, gelişmeler sayesinde dünyanın daha iyi bir yer haline geleceği birçok vicdanlı insan için mihenk taşı haline geldi. Çalışan insanların az çok eşit şartlarda çalışacağı ve bunun sonucunda toplumdaki uçurumların biteceği fikri ‘şans yüzüne gülmeyen’ insanlar tarafından kabul edilmeye başlandı. İşte bu kısma biraz dikkatli bakmak gerek.

 Yazımızın içerisinde insanlığın ihtiyaçları dahilinde buluşlarda bulunması, teknik ve teknolojik sıçramalar sağlaması yeni bir şey değil demiştik. Buluşlar, icatlar insanlık tarihini sınıflandırırken bile kullanılan bir yöntem: Tunç çağı, bakır çağı… Hatta insanın da ürettiği ya da keşfettiği aletler konusunda da sınıflandırıldığı bir gerçek: Homo habilisler, homo erektuslar, neandertaller… İşin özü, insanlık tarihi gelişmeler, değişimler ve icatlarla dolu diyebiliriz. Peki “Bu gelişmelerin bir uğrak noktası olan endüstri ve yapay zekânın kullanımı, bizlere vaat ettiği gibi mutlak bir çözüm getirecek mi” sorusuna ne yanıt vereceğiz? Bana kalırsa bu soruya doğru düzgün bir yanıt verebilmek için, determinizme kaçmadan, tersinden bir mantık yürütmemiz gerekiyor.

 İnsanlık tarihinin gelişim ve üretimin makineleşmesi anlamıyla yakın çağımızda yaşadığı en büyük dönem sanırsam Sanayi Devrimi dönemiydi. Üretimin makineleşmesi, harcanacak kol emeğinin azalması, üretimin artacak ve kolaylaşacak olması insanları çok büyük bir beklenti içerisine sokmuştu. Her şeyden herkese yetecek kadar üretilecek ve hayat güzelleşecekti. Ancak işler umulduğu gibi gitmedi ve “Sixteen tons” gibi şarkıların yazılmasına neden olacak kadar vahşi bir döneme girildi. Maden ocaklarından çıkartılan kömürlerin bir yere, ölen insanların cesetlerinin de başka bir yere atıldığı vahşi bir dönem… Madenlerde ölen, hastalanan; fabrikalarda iş kazalarına kurban giden milyonlarca insan halkın eline geçen şey oldu.

 Bunca insanın ölümüne, sefaletine –çok büyük umutlara rağmen- yol açan şey neydi? Gelişen sanayi mi? Makineler mi? Bana kalırsa ikisi de değil. Buna yol açan şey gelişmeleri, teknolojik ilerleme anlamıyla bekleyen ve destekleyen değil, daha fazla kâr ettireceği düşüncesiyle dört gözle bekleyen insanların mantığıydı. Bu mantık, eğer ölen insan yerine yenisi getirilebiliyorsa ve bu çok da maliyetli değilse, birilerinin ölmesinde pek sakınca yok diyen mantıktı. Bu mantık üretimi ihtiyaç üzerine değil, tüketim ve kâr üzerine yapan mantığın, yani kapitalist düşüncenin, bizatihi kendisiydi.

 Sanayileşmeyle beraber insanların beklentisi, yine günümüzdeki gibi, işlerin kolaylaşması, nitelik gerekmeden ürün üretildiği bir toplumda maaşların daha yüksek, iş koşullarının daha iyi olacağı yönündeydi. Ne de olsa zaten yeterince ürün üretilebiliyordu ve ürünler kolay üretildiği için fiyatları çok yüksek olmayacaktı. Herkesin ulaşabildiği bu ürünlerden faydalanabilecektik. Sağlam evler inşa etmek, lüks otomobiller üretmek, dayanıklı ürünler yapmak çok daha ucuza mâl edilecek ve bu sayede herkes üretip tüketebilecekti. Ancak geldiğimiz noktada görünen o ki işler geçmişte böyle olmadı. Neden? Çünkü “üretimin mantığı” dediğimiz şey buna izin vermedi. Burada izin vermemekten kastım hükümetlerin siyasal tercihleri, büyük iş adamlarının çalışma politikaları değil. Siyasal tercihler, iş koşulları, genel bir piyasa düzeyinde maalesef birkaç kişinin tercihlerinin ötesinde ilerler. İşleyiş mantığı, üretim mantığı, piyasa mantığı –üçü de bu yazı dâhilinde aynı anlamlara geliyor- denilen şey, çok fazla para kazanıp piyasada tekelleşecek duruma gelmeyen patronun, tekelleşen başka patronlar yüzünden batmasına neden oluyor. Birisi piyasadaki bütün ürünleri topluyor ya da üretimini daha ucuza mâl edip, daha ucuza satarak diğerlerinin önüne geçiyor. İçerisine girildiğinde çok karmaşık olan piyasanın kuşbakışı hali bu tasvirden çok farksız değilken, bir patronun iyi niyetli ya da kötü tercihler yapıyor olması sadece bireysel olarak onun hayatını bağlıyor. Genel piyasa ise ‘vicdansız’ bir şekilde işlemeye devam ediyor. Ondan dolayı genel bir sorun ne sadece birkaç kişinin yaptığı teknolojik hamleyle ortaya çıkıyor ne de sadece birkaç kişinin iyi niyetiyle çözülebiliyor.

 Kapitalizmin mantığı diyebileceğimiz bu mantık yapay zekaya sirayet edecek mi sorusu ise bana kalırsa tartışmanın asıl belirleyen kısmı. Eğer bu mantık değişmeyecekse, bize iş cinayetleri, yoksulluk, gettolaşma ve suç dolu günleri yaşatan şey değişmeyecekse, sorunun özü de değişmeyecektir. Evet, belki de kol gücüne ihtiyaç azalacağı için emekçiler daha az yorulacaklardır. Fakat bu ‘daha az yorulma’ çalışma saatlerinin artışıyla nötrlenecektir. Aynı zamanda işlerin niteliği daha da düşeceği ve var olan işler, çocuk yetişkin fark etmeksizin herkesin yapabileceği işler haline geleceğinden, işe olan talep artacak ve maaşlar da azalacaktır. Bu geleceği görmek ya da kâhinlik yapmak değil. Aksine gidişatın zorunlu sonucudur. Başımıza bunca sorun çıkartan şey birilerinin yanlış kararı değilse ve işleyişin mantığıysa, bu mantık değişmeden aynı sorunlar farklı biçimlerle karşımıza çıkacaktır.

Teknolojik Gelişmeye Karşı mı Durulmalı?

Bu yazı dâhilinde yapmak istediğim şey umacılık yapmak, insan korkutmak değil. Tersinden, yapay zekâdaki gelişmelerin insanlık açısından çok önemli ve çok iyi olduğunu düşünüyorum. Hatta teknoloji karşıtlığının da hiçbir zaman kazanamayacağını düşünüyorum. Tarihe ‘makine kırıcılar’ olan geçen Ludistler ve bu topraklarda ortaya çıkan matbaa karşıtı hattatlar (elle yazı yazarak geçimini sağlayanlar) bu yenilginin en büyük örnekleri bana kalırsa. Bilim, tarih ilerlemek istiyorsa, insanın ihtiyaçları yeni şeyleri gerektiriyorsa bunun karşısında durmak, ölümü yavaşlatmaktan farksızdır. Ölüm nihayet gelecektir, değişim meydana çıkacaktır. Kaldırımlara hapsedilen ağaçların kökleri gibi, değişim kendini göstereceği bir alan bulacaktır.

Tam olarak yukarıda söylediklerimden dolayı çözüm ne değişimin kendisindedir, ne de değişimin olmamasındadır. Bana kalırsa çözüm; var olan işleyiş mantığının değişiminde, farklı bir mantıkla hareket edilmesindedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here